Öyle bir an geliyor ki..
İnsan öyle yağsız kavuluyor ki acılarıyla soğansız..
Öyle çok ağlıyor ki, içindeki denizde yüzemeden boğuluncaya..
Dışarıdan bakınca öyle acıyor ki kendine, yüz çevirinceye..
Öyle zorlanıyor ki sürtüne sürtüne yuvarlanmaktan hayatının akışındaki nehirlerde..
Kavruluyorsun, yanıyorsun, ağlıyorsun, boğuluyorsun, acıyorsun…
Öyle bir kabuk bağlıyorsun ki sonra, ne dışarı çıkabiliyorsun ne içeri alabiliyorsun. Boşluklarından sızıyorsun sadece; en işgale uğramamış hallerinle. “Artık hiç canım yanmaz..” diyorsun, çünkü; denize açılmıyorsun kaptan. Her şeye gülüyorsun geçiyorsun, hafızanda yer dahi etmiyorsun, uyuyorsun uyanıyorsun. Yazsan ne, yazmasan ne? Çizsen ne, boyasan ne? Eline yüzüne bulaştırsan ne, aklasan paklasan ne?
Derken bir gün yine uyuyup uyanmalar arasında, kurşun geçirmez camlardan cambazlara bakarken, bir müzik işitiyorsun.. ve seni alıp teflon tavalara, kızıl denizlere, taşkın sellere geri atıyor! Ne kabuk dinliyor bu müzik, ne kaptan! Haydi düşme onun tuzağına, eğer başarabiliyorsan?
Meğer nasıl da korunaksız, amma da çaresiz, ne kadar da kifayetsizmişiz kendimizi olgunlaştırmakta. Hep başa dönüyormuşuz an gelince. Hep aşka düşüyormuşuz. Hep oyuna geliyormuşuz. Biraz daha yanık, biraz daha kavruk, az daha boğuk ama.. Yine çocuk. Hep çocuk.