20 Mart 2014 Perşembe

Zaten aşklar hep yalan dolan.

Yazının icadı milattan önce 3200..
Ve 3200 yazarken de iki sıfır var.
Milattan sonraki seneler 2014 tane.
Toplayın ne yapar? 5214 yapar.
5214 ün içerisindekileri de soldan sağa çarpın şimdi.
5x2x1x4…


Mühendisiz işte buluruz; sana kaç lazım, sen bana onu söyle. 
Bunu  Pis Agor  duymasın,  kemikleri sızlamasın. Matematik denen şeyden bahsedilmeye başlandığı sene milattan önce 550’ yazarken tek sıfır var çünkü; kırılır. Hesap yapabilmek için önce iki sıfıra ihtiyacımız varmış malum; öyle öğretti  'Devlet'  büyüklerimiz bize.


Mizah ne zaman bulunmuş acaba? İlk şakayı kim yapmış? Şaka olduğunu nasıl anlatmış? Gülünmesi gerektiğini nasıl açıklayabilmiş? İlk gülen nasıl gülmüş?
Aşkı kim icat etmiş? Nereden bulmuş? İlk kim aşık olmuş? Adem de Havva’ya aşık mıymış? Hepimiz Adem ve Havva’dan geldiysek kardeş miymişiz? Hiç birimiz evlenemez miyiz?
Sen şaka mısın? Madem ben mühendisim, sen bana lazımken seni niye bulamıyorum? Meğer aşk yok muymuş?


İnsan hayallerinden sıkılır bazen. Hayal kurmaktan, kurup bulamamaktan.. Bıkar bazen. Gördüklerinden bile sıkılır, farklı bir gökyüzü ister: kuşlar dursun biraz da çiçekler uçsun.. Dinlediklerinden sıkılır; arabanın sesi, yağmurun sesi, kemanın sesi, kuşların sesi..  Hissettiklerinden sıkılır; hep aynı umut, hep aynı bekleyiş,  hep aynı mutluluk, hep aynı heves, hep aynı çöküş, hep aynı keder.. İnsan kendinden sıkılır bazen. Bir yılan gibi soğukkanlı olup; gömleğini çıkarıp kendini bile terk etmek ister.  Kopmak, gitmek, bitmek ister.. Sevdiklerinden, sevdiği yerlerden..


Hatırlar gibiyim, bir şehirdi en son senli hayalim: Gazetesiz, televizyonsuz, kitapsız, müziksiz, habersiz, kimsesiz.. Senli-Benli, kelli felli bir hayaldi işte. Saçını okşadığım, karşına geçip gülüşünü izlediğim, üşüyüp sıcağına sokulduğum.. 
Hayaller sıkılır bazen, hayal bile kendinden sıkılır bazen: 
‘Bari olacakmışım gibi kur be insafsız! 
Böyle hayal mi olur be vicdansız? 
Yok seninleymiş, yok bir tek sen varmışsın, yok elini tutarmış, yok seni severmiş.. 
Seninki düpedüz Polyannacılık be hafız.’



-Sonra ne mi olmuş?-


Doğru söyleyen hayali, yalancının mumları yatsıda kıstırıp eşek sudan gelinceye dek dövmüşler. ‘Ayağını denk al moruk, yorganına göre uzat. Yalandan kuvvet doğar, kafanı çevir de bak hele yalancıların nasıl güçlü olduğuna. İnsanlar böyledirler, yalansız yaşayamaz ölürler. İlle de yalan olsun, ister çamurdan olsun.. Sevi’nin ihalesini de zaten  biz aldık, 50 yıl biz işleteceğiz. Yani anlayacağın yalansız sevda olmaz koçum. Buralara hep işedik biz! Buralar bizim. Her hayal kendi çöplüğünde öter, şimdi yol al. Bir daha da seni  buralarda görmeyelim!’

Ah benim yazık hayallerim, garip sevmelerim, gece yalanlarım, kış masallarım.. 


Bir keresinde her şeyi bırakıp gelmesini istediğim masal kahramanım vardı benim. 
Ormana çıkar şekerden evleri yerdik. Öyle güzel vakit geçirirdik ki, babaannemizi kurt yese biz sepetteki kurabiyeleri yemeye devam ederdik.  Öyle güzel gülerdi ki, elime zehirli elma tutuşturup onu seyrederken yemişliğim bile var. Masaldan kim ölmüş.. Bir gelir bir kaybolurdu.. Saçımı kuleden sarkıtır, gizli gizli buluşurdum. Benimle olsun isterdim, o hiç benle olmazdı. Sonra cüceler onu bir benzetti.. ‘Sen oyun mu oynuyorsun prensesimizle? Sen kendini ne sanıyorsun tipsiz kurbağa? Atını da al git!’


Birkaç ay önce kapım çalındı; hüzün kovan ağustos böceğim gelmiş. 
Gecenin yanağına konuvermiş. Ben aynalara küsmüş, koca bir yaz yokluğunun üzüntüsü  içinde harmanlanmışken..  Onun sazını alıp keyif çattığını düşünmek..
 Yine bir hayalsin sanki, bir macera. Ve yine yıkılıyorum kelimeler paramparça.
Daha büyük bir yalanım var artık; şöyle tası tarağı toplayıp tozu dumana katıp birlikte buradan gittiğimizi düşünsene.. Değil öyle iki günlüğüne, komple! Yok olalım biz bize.. Yurdun dışı, cehennemin dibi artık orası her neresiyse..  



Bir keresinde pastamı, şarabımı yalancının mumlarını almıştım yanıma..  
Bir masala yakışacak her şey vardı yanımda.. Bir biz değildik yan yana.. 
Şimdi kalkmış bir de cehennemin dibi diyorum.. 
Sahi ‘Cennet vaadettin icabet etmedi de, göğsünün içindeki yangına mı iştirak edecek ulan bu adam?’ 
Doğru söylemeyin! 
Doğru söylerseniz sevenleri üzersiniz.
Doğru söylemeyin!
Tövbe deyin! Çok günah! 

27 Şubat 2014 Perşembe

Anonim





Bir rivayete göre..
Anonim başlığına aldanmayınız. Yazı Cem Yılmaz'a aitmiş. Kayıtlı bir belge bulamadım fakat, böyle zekice ve mizansen bir yaklaşım çıksa çıksa Cem Yılmaz'dan çıkar diye düşündüm. 
Not: Aşağıdaki yazının tamamı alıntıdır.

"Demokrasinin en tuhaf tarafı oylama sistemidir. Yani her seçmenin bir oy hakkı vardır ama hiç bir işe yaramamaktadır. Çünkü her insanın bir oy hakkı olması adaletsizlik. Adını yazmayı bilmeyenle yazıyı icat edenin eşit oy hakkı olması bütün düzensizliğin kaynağıdır. Bence sağlam bir bilgisayar ağıyla, vatandaşların üretime katkısı, ödediği vergi tutarı, yaptığı hayırlı ve hayırsız iş sayısı öğrenilip belli bir katsayıyla çarpıldıktan sonra kişinin verebileceği oy sayısı hesaplanabilir. Düşünsenize, iki yüz milyar vergi verenin de bir oy hakkı var o tutardan fazla vergi kaçıranın da. Orman yakanın da bir oy hakkı var, ağaç dikenin de.. Seçme durumu bu.

Seçilenlerde de durum farklı değil. En fazlasından, ilkokul bitirmiş şartı aranıyor o kadar. Yani heykel yapan da seçilebiliyor, içine tüküren de! Memlekete katkı ne kadar fazlaysa, oy hakkının da o kadar fazla olması gerekir. Var olan durum bence hukuka aykırıdır. Oylamada bu haksızlık yapılırken, sonuçları değerlendirmede de yanlış yapılmaktadır. 



Enflasyon, devletin alenen suç işlediğinin kanıtıdır. Çünkü devlet, besbelli kalpazanlık yapmaktadır. Yani devlet, açık açık sahte para basmaktadır ve bunları aslından ayırmak imkansızdır. 

Ekonomi neden battı söyleyeyim: bir kere ekonomi, üreticiler arasındaki bir tüketici ilişkisine dönmedikçe refah gelmez. Her üretici aynı zamanda bir tüketicidir ama, pek çok tüketici sadece tüketicidir. Hiç bir şey üretmez, hiç bir işe yaramazlar. Hiç bir meslek erbabı değildirler. Hiç bir konuda yetenekleri yoktur. Ya da o böyle olduğuna inanmıştır. Mükemmele yakın okey oynar, ama bu spor henüz olimpiyat kapsamına alınmamıştır maalesef. Bir ekonomide bu kadar tüketici olursa, batar tabii.


Dünyanın en az icat yapılan ülkesi Türkiye'dir. Zaten "başımıza icat çıkarma şimdi!" Diye deyimin üretildiği bir ülkede, sonuç başka türlü olamazdı. Ama ülkende sağlam bir telif hakları yasası yoksa, insanın içinden icat yapası da gelmez herhalde. Yani demem o ki, en azından bir vantilatör filan icat edebilirdik. Ya da tost makinası. Bunlar atla deve değil diye söylüyorum. Yani MR cihazı demiyorum mesela. O zor tamam, ama herhalde bir teflon tava yapabilirdik. Ama kendi icatçılarımıza deli muamelesi yapınca, uygarlığa katkı sağlanamıyor tabii. Her mahallede vardır, kendisi hakkında "bu mu? manyağın teki.. mucit o! kendi kendine acayip şeyler icat eder." diye bahsedilen biri.
Bir tek uluslararası ismimiz Behçet Bey'dir. Kendisini tanımıyorum ama, Behçet hastalığı dünya tıp literatürüne girmiştir. Tabii gönül isterdi ki; hastalığı değil ilacını bulsaydı ama, zamanla o da olacaktır. Yani koca tarihe baktığınızda bula bula bir hastalık bulmuşuz, o da tam bir icat sayılmaz aslında. Hastalığı Behçet Bey üretmediğine göre.. Mesela matbaayı biz bulmadığımız gibi, bulanı da ciddiye almamışız. O yüzden hala büyük harfleri ya da küçük harfleri ya da hiç birini tanımayan insanlar yaşıyor aramızda. Söylememe gerek yok ama, onun da sizin gibi bir oy kullanma hakkı var. 
Tarih boyunca bilime hiç katkıda bulunmamış bir topluma bir çok icattan yararlanma imkanı verdiği için dünyaya şükran borçluyuz. Adamlar telefonu buldu, biz de bari en azından jetonu bulsaydık.


Bizim orta öğretimimizde akılda kalan cümle şudur: yahu bu matematiğin günlük hayatta bize ne faydası olacak?
Hemen herkes matematikten nefret eder ve faydasız bir şey olduğunu düşünüleler. Eee, bir toplum ya dayak yememiş ya da hesap bilmiyor durumundaysa batar tabii! 



Matematik, insanoğlunun bulduğu en yararlı derstir. Matematikten anlamamak bir kusurdur. Ama bununla övünmek, eşekliktir. Çünkü bı başarısız öğrenciler arasında yaygındır. Onlar akılları sıra matematikten anlayanı ve başarılı notlar alanı marjinal yapmak isterler. Yani onlara göre matematikten kalmak değil, ondan geçmek tuhaftır. Çalışkan öğrenciye inek derler ama, tembel ve sorumsuz öğrenciye takılmış herhangi bir hayvan ismi yoktur. 

Matematikten hoşlanmayan öğrenciler, sonraki hayatlarında genellikle tercihlerini hep yanlış yapan insanlar olurlar. Sanırım ülkemizdeki seçim sonuçları buna kanıt oluşturmaya yeter. 

Kendi yerel zenginliklerimizin de farkında değiliz. Söz gelimi, Bodrum'daki otellerin neredeyse hiç birinde Bodrum zeytini yoktur. Köylerinde yüzlerce çeşit peynir yapılarn turistik bir beldede, oraya üç yüz kilometre uzaktan gelmiş ve otelin satın alma müdürünün zimmetinde geçirdiğinden artanla alınmış bir beyaz peynir sunulur. Yani otelin hemen arkasındaki tepenin yamacındaki köyde yapılan muhteşem keçi peynirinden otelde kalan Italyanın haberi olsa, sırf o peynir için seneye bir daha gelecek ama maalesef bu olamamaktadır. Üstelik getirilen peynirin yanına bir parça hıyar, biraz da maydanoz konarak turiste; "bizim yalnızca peynirimiz değil, sebzelerimiz de iğrençtir.' mesajı verilmektedir."


4 Şubat 2014 Salı

Birinci Vazifemiz: Tehlike!



"Sayın Feyzioğlu, her şeyi Bakan gözlerle gören bir güruhun karşısında gerildiğini söyledi de ben bu kadar takım elbiseli insanın önünde daha çok gerildim. Kıyafetimin kusuruna bakmayın.
Hukukçular var denilince ben de yazarak geleyim dedim, açıkçası.
Burada en çok dikkatimi çeken şey: "Özgürlük, sanatla başlar" sözü. Ben konuşmamı aslında özgürlük ve tabii en çok beslendiğimiz şey olan hayal gücü üzerine kurdum. 'Hayal gücünün sanatla ilişkisi ve iktidarın hayal gücüyle ilişkisi' üzerine. Ve buradan hazır hukuk ve sanat iki temel güç birleşmişken, mesleki ya da ideolojik hiçbir ayrım yapmadan sanatçısından başka kesimlere kadar her zaman yanımızda oldukları için şuan tutsak edilen devrimci avukatlar için selam gönderiyorum buradan.


Sanata ve özellikle tiyatroya olan aşkımın en büyük sebeplerinden biri hayal gücünün sınırsızlığına olan hayranlığımdır. Hayal gücünü geliştiren etkenlerden biri de kuşkusuz çocukluğumda dinlediğim masallar.. Bir çocukken ağzımız açık dinlediğimiz masallar için bunca yıl sonra söyleyebileceğim en önemli ve belki de tek şey masalın sonunda iyilerin bütün zorluklara rağmen kazandığıdır. Bir masal kahramanı değiliz elbette ama bu zor günlerde, biliyorum ki, cesur ve iyi bir masal kahramanı gibi karşımızdaki bütün kötülüklerin üstesinden geleceğiz ve karşımıza çıkan bütün engellere ve engellemelere rağmen korkusuzca doğruları söylemeye devam edeceğiz. İşte bu sebeplerden dolayı sanat, özü itibarıyla muhaliftir. Sanatçı, ideolojisi ne olursa olsun, hiçbir durumda, iktidarın ya da egemen güçlerin güdümünde olmaz, olamaz. Gördüğü her yanlışı, eksiği, yarattığı, icra ettiği sanat eseri dahil, fırsat bulduğu her ortamda söyler ve farkındalık yaratır. O yüzden de faşist, dikta rejimlerinin en çok saldırdığı alanlardan biri sanattır ve her defasında yanlışlarını yüzüne vuran sanatçıları zapturapt altına almaya çalışır.

Bunun örneklerini Türkiye'de daha önce görmediğimizi söyleyemeyiz ne yazık ki... Nâzım Hikmet, Sabahattin Ali, Ruhî Su, Ahmet Kaya, Yılmaz Güney gibi daha birçoklarını sayabileceğimiz nice edebiyatçı ve sanatçı yaşadıkları dönemlerin egemenlerine karşı, cesurca mücadele ettikleri için baskılara maruz kalmıi ve bedeller ödemiştir. AKP'nin 12 yıllık baskıcı rejiminin en sert zamanlarını yaşadığımız günümüzde de durum pek farklı değil. Devlet Tiyatroları ve Şehir Tiyatroları' nı kendi ideolojilerine göre dizayn etmeye çabalayan hükümet, muhalif özel tiyatrolara yardımı keserek de gözdağı vermeye çalışmaktadır. Hatta adına "muhafazakâr sanat" dediği garip bir sözüm ona akım yaratmaya çalışarak, tiyatro başta olmak üzere, sanatın her alanına müdahale etmektedir. "Ucube" diyerek heykelleri yıktırmakta, hatta içine tükürmekte, resim sergilerini engellemekte, şarkı sözlerini, TV dizilerini sansürlemekte, sinema filmlerinin ne kadar ahlâklı olduğunu ve aile yapısına uygun olup olmadığını tartışmakta, balerinlerin eteğini uzatmayı, sunucuların dekoltelerini kapatmayı kendine görev edinmekte; arkeolojik kazılara "çanak çömlek" demekte, "çanak çömlek" diye yutturamayacağı kadar büyük olanları da barajlar sular altında bırakmaktadır. Bir nevi ortaçağ karanlığı özlemiyle yanıp tutuşanlar, bu ülkenin özgür geleceği için mücadele eden düşünce, edebiyat, sanat ve bilim insanlarının tamamını halkından ve ülkesinden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapmaktadır.

Kendi alanlarında çok değerli sanatçılar, Mehmet Ali Alabora' ya yapıldığı gibi, meydanlarda yuhalatılmakta, Fazıl Say gibi hapse atılmakla tehdit edilmekte ve iktidar yanlısı gazetelerden iğrenç manşetlerle hedef  gösterilmektedir. Fakat kendilerine sorgusuz sualsiz biat eden, omurgasız, hiçbir düşünceye ve kendine ait bir fikre sahip olmayan -sözüm ona- sanatçılar, halka "İşte sizin sanatınız ve sanatçınız" diye yutturulmaya çalışmaktadır Özellikle Gezi Direnişi 'nden bu yana muhalif her sesi bastırmak için insan üstü bir çaba sarf eden iktidar güçleri, sesini kesemediği her kesimi bir şekilde işsiz bırakmayı denemektedir. Gazetecisinden sanatçısına herkes, iktidara 12 yıl boyunca sonsuz destek veren TV kanalları ve gazete sahiplerinin de çanak tutmasıyla bu operasyonlardan nasibini almıştır. İşsiz bırakılarak susturamadığı insanları karalamaktan çekinmeyen iktidar, 50 kilo uyuşturucuyla yakalanan ve "içici" olduğunu iddia eden "Başbakan yeğenlerini" görmezden gelmekte, ama oyuncuları sabah operasyonları ile evlerinden alıp, uyuşturucu satan ve durmadan içen müptelalar gibi göstererek, itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır. 

Bütün bunları tabii ki şaşırdığım için söylüyor değilim. Zaten kendileri milyar dolarları ayakkabı kutularında götürürken, baklava çalan çocukları hapseden, başkasının yerine akbil basan ve devleti 4.9 lira zarara uğratan güvenlik görevlisine 7 yıl isteyen, cezaevinde çocuklara tecavüz edilmesine sessiz kalan, onlarca yaratığın tecavüzüne uğrayan küçücük kızları "Rızası vardı" diyerek suçlu çıkarmaya çalışan, gencecik, cesur yiğit çocukların sokak ortalarında, meydanlarda öldürülmesinin emrini verdiğini söyleyip, polisi kahraman ilan eden ama operasyonlar oğullarına ve kendilerine ulaşınca kahraman polislerin binlercesini "ülkesinin güzide yerlerini görsünler" diye oradan oraya gezdiren, daha düne kadar el ele, kol kola ülkeyi beraber mahvettikleri, hatta "Ne istediler de vermedik" dedikleri yol arkadaşlarını, çıkarları çatışınca "inde yaşayan çete, paralel devlet" olmakla suçlayan, sabah aynaya bakıp, kendi yüzlerini beğenmeseler, hemen suçunu dış mihraklara atan, milyonlarca ağacı kesip, ormanları ve sahilleri rant uğruna peşkeş çekip, yeşil sevdalısı olduklarında ısrar eden, canlarını kurtarmaya çalışan gençlerin şiddetli polis saldırısı sürerken "camide içki içtikleri" üzerleri çıplak onlarca erkeğin başörtülü olduğu için bir kadına saldırdıkları fantezisini yaratan, hatta bu fanteziyi içeren görüntülerin de 30 cumadır hâlâ izletileceğini iddia eden, taşı silah sayıp, sapanla atan teyzeyi "terörist" diye yargılayan ama MİT eşliğinde tırlarla kafa kesen El-Nusra canilerine "insanî silah yardımı" nda bulunan, kendi emirleriyle Roboski' de, Gezi' de, kötü ve güdümlü dış politikaları yüzünden Reyhanlı' da katledilenlere ağzını açmayıp, Mısır' da, Suriye' de, olanları dezenformatif haberlerle bezeyip dillerinden düşürmeyen, "dindarız" diye övünüp, Başbakan'ın Allah'ın bütün vasıflarını taşıdığına inanan, dokunmanın ibadet, doğduğu yerin kutsal olduğuna inanan, olduğunu düşünen, oğulları gözaltına alındığında acı çeken bakan babalarla empati kurup, öldürülen katledilen çocukları babaları yokmuş gibi davranan, ülkede neredeyse tutuklanmayan ve haklarında söylemediklerini bırakmamışken yolsuzluklar ortaya çıkınca birden "masumiyet karinesini" hatırlayan ama hâlâ her şeye rağmen sadece ve sadece yol yapmakla, TOKİ binaları açmakla övünebilen, inşaat dışında hiçbir yetkinliği olmayan bir zihniyetin; 50 kilo uyuşturucuyla yakalanan yeğeninin içici olduğuna  inanması normaldir. Çünkü bu fantezi dünyasın, bu hayal gücüne, bu kafaya başka türlü ulaşılamaz.

Ülkemin tamamının hayal gücünü zorlayan sizlere bu ülkenin bir genci olarak şunu söylemek zorunluluğumdur: Biz sizden özgürlük talep etmiyoruz. Biz, sizlerin hayal dahi edemeyeceği kadar özgürüz. Şeyh Bedrettin gibi özgürüz. İşkence karşısında tek bir geri adım atmayan Hallacı Mansur, "Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal gibi özgürüz. Zulmün karşısında eğilmeyen Deniz gibi, Mahir gibi, üzerinden nemalanmaya çalıştığınız Erdal gibi özgürüz. Cesaretlerinden, güzel gülüşlerinden korktuğunuz Ali İsmail, Ethem, Abdullah, Ahmet, Medeni, Mehmet, Hasan Ferit ve Berkin Elvan gibi özgürüz. Ve sizler asla özgürlüğümüzü elimizden alamayacaksınız."



                              Barış Atay





10 Ocak 2014 Cuma

Son Tatbikat



"Kurşun adres sormaz ki; yaktın beni en derinden..
Depremlerde yine yüreğim, yangınlar çaresiz.."

 

Bu yazar bir harika dostum!

8 Ocak 2014 Çarşamba

Sana Bilimsel Uzaklaşım

Utanmasam Mimar Sinan'a kafa tutucam: Benim ustalık eserim de sensin.
En yoktan en var edilebilecek şey sen olsan gerek Koca Yanak. O kadar yoksun ki.. Bu yoklukta dişimin minesi, gözümün feri, kafamın içi, ciğerimin dibi olmanı nasıl başardığımı sorarsan.. Ustalık derim.
Öyle güzel her yere yerleştirdim ki seni Sarı Bıyık..
Düşlerimde sen varsın, kabuslarımda sen.. İçtiğim alkolde sen varsın, yediğim barbunyada bile sen.. Başımı koyduğum yastık, ayağımı uzattığım yorgan.. Dinlediğim türkü, çaldığım ıslık..
Evimin bir odası, duvardaki okuma lambası, yerdeki Kars halısı, mutfaktaki kahve fincanı..
Kanepemin örtüsü, banyomun bornozu, müziğimin çalma listesi, saatimin pili..
Hepsi sen...
Ara sıra aklımdan çıksan, hayatımdan çıkmıyorsun. Böylesine hayatımda yokken, nasıl hayatım oluyorsun?
Bir de var olduğunu düşünsen.. Tahayyül edilemiyorsun!

Şimdi yine iş başa düşüyor Boncuk Göz.
Her yere yerleştirdiğim gibi, her yerden söküp at diyorsun ya..
Merkez üssümden 100 hücre uzaklıkta, beynimin içinde, 10 katlarında logaritmik sarsıyorsun beni
Pamuk Prens..   
"Gelemem.Geliyorum seninle diyemem."
1010
Yapamam. Silemem.
Neyi başarabildim ki bunu başarayım?
Ne seninle olabildim ne de ayrı kalabildim..
Richter bile yedinin üzerinde yanılıyorken, benim doğru olmamı bekleme.




19 Kasım 2013 Salı

Gaipten Gelen Tren


Karşı istikametten bir tren yanaşıyor...
Gözlerim ışıklarında kilitlendi. O yavaşladıkça sen hızlanıyorsun.
Kimse seni görmüyor.
Ellerim cebimde merdivenlerden inip boş banka oturmuşken, 
kulağımda dinlediğim müzikten başka bir şey duymuyorum. 
Tren yanaştı...
Küçüktük o zamanlar, kazançlarımız da küçüktü aslında. 
Ve o küçük mutluluklarda söylediğin şarkı..
Oyun oynar gibi tıpkı..
Müzik çaların sesini açıyorum:
" We are the champions! "
Seni getiren tren mi Queen mi bilmiyorum. 
Yolcular bir telaşla boşaltıyorlar treni, son istasyondalar.
Bizse atışıyoruz seninle, o tiyatro salonunun karşı istikametlerinde.
İkinci sesten söylemiyorsun aslında şarkıyı sen.
Çok biliyorum galiba ben de?
Saniyeler seninle yarışıyor sanki. 
Temmuz akşamı, Selçuk'un yazları, okulun öğle araları, üniversite yılları, kışın ayazları...
Gülüşün, gözlerini kırpışın, sanki devamı gelecekmiş de çıkmak için acele etmişsin diye yarım kalmış
-tamamlanmamış- parmakların, Ninca Törtıls ayakların..
" Dikkat kapılar kapanacak! "
Artık omzunda yazmayan adım, aldatılışlarım, kavgalarım, kabuslarım...
Ara sıra gülümseten anahtarlıklarım, bilardo toplarım, dokuz numaralarım..
Bir şeyin kübü vardı hatırladığım.
Keskin sirkeydi, kübüme zarar.
Şarkımız bitti.
Tren yine ivmelendi.
Son istasyondu ama...
Bu kez giderken daha doluydu..








31 Ekim 2013 Perşembe

Düşler Sokağı

Hayat ile ilişkinin kesildiği iki gün..
Ne bir televizyon ne bir telefon..
Gazete, dergi hatta müzik bile yasak. Yalnız birbirimizi okuyacağımız başka birinin sesini dahi duyamayacağımız iki gün.. İki sessiz gün.. Onca sensiz geçen günden sonra buna hak kazanmışızdır belki? Onca sensiz dünden sonra.. Sadece 2 ( Yazıyla iki ) tane gün..Daha önce gidilmemiş, kazanılmış bir tatil. Bu kadar canımın yanmasının bir mükafatı olmalı.. Mecburen baş başa edilecek kahvaltılar, brançlar.. Hiç oturulmamış loş ışıklı bahçelerde içilen kadehte kırmızı şaraplar.. Havanın serinliğinden şikayetçi olmak yerine memnuniyetini yaşayacağım -çünkü eli mahkum sana sarılacağım- iki tane on dakika.. Kaldırımlarını bilmediğimiz sokak araları, kendi sessizliğinde uyuyakalan iki tane akşam.. Ve yine mecburen mecburiyetten bana kalan saçların...
-dokunamıyorum bile !
Başım dönüyor.
Sana bir iyi tarafından bir kötü yaklaşımından bakayım derken.. Dengemi kaybediyorum. Hangisi doğruydu hangisi yalan? Aklım bir oraya bir buraya koşarken ayaklarım birbirine dolanmış, şeytan pabucumu ters giydirmiş gibi sürekli düşeyazıyorum. İki yalnız gün diyorum..Ve ben hala düşe yazıyorum..

"Yaşanmamış kırıntlar Sadece Bir Düş..."

Zaman düşer ellerimden yere,
Oradan tahtaboşa...
Saatler çalışır,izinsiz...
Hep bir sonraya...
Resimler sarı güneşsizlikten, duygular değişir.
Dostlar dağılır dört bir yana; kendi yollarına..

Ve sen ben,
Değirmenlere karşı birer yitik savaşçı...
Akarız dereler gibi denizlere..
Belki de en güzeli böyle...

Uçurtma uçar sözlüğümden,
Geri gelmeyecek bir kuş...
Yaşanmamış Kırıntlar Sadece Bir Düş...